Geçmişten gelen-2

Kalbini avcumun içine aldım
Hayatımın en güzel türküsünü yıldızlara söylüyorum bu gece.
Seni anlatıyorum.
Ama koşamıyorum sana doğru.
Üzgünüm…
Kalbin kayıp gitti ellerimden...Tutamadım.
Kırıkları ayaklarımı kanatıyor
Çok acıymış... Acıtırmış....Alışılırmış ama...
Zaman ilaçmış...
Bir tek kayıplara karışmazmış
Şimdi ben seni kayıp mı ettim?
Geçmediğine göre acım…

Geçmişten gelen-1


Her zaman
Fakat bilhassa,
Beni sevmediğini anladığım zamanlarda görmek isterim seni de
Annemin kucağında seyrettiğim filmler gibi küçüklüğümde.....

Koku


Önce benim kokum vardı.. Sadık, uslu, kırılgan, ardından yıldız tozu bırakan bir koku..

Evrenin bir yerinde de senin kokun vardı.. Gizemli, derbeder, biraz yabancı, biraz da sahtekar bir koku.

Hayat bize küçük bir oyun oynadı bir gün ve bir tesadüfün kucağında buluverdik kendimizi. Şehrin kokusu kış kokusuydu..

Günlerden pazartesi, saatlerden akşamüstü ve hava soğuktu..

Kokularımız uykuda, günün rehavetindeydi..

Ve tesadüf oluverince, oluşuverince o an, havada moleküllerimiz çarpıştı önce.

Sonra bakışlarımız çakıştı. Alev aldı kokularımız. Etrafımızı sardı duman.

Gözümüz görmez oldu o dumanda, burnumuz hissiz..

Körlük hissiydi bu. bizi birbirimize iten, el yordamıyla buluşmamızı sağlayan.

Karanlıkta buluştuk. Elele tutuştuk.gecenin kadifesine sarıldık.

Kokularımıza sokulduk.

Karıştık.

Sen ben koktun, ben sen koktum. "Kokumuz" görünmez bir pelerin oldu.

Kah kelebekler kondurdu pencerelerimize, kah aklımızı aldı gün ortası, pembe bir sıvı ılık ılık aktı damarlarımızda, yüzümüze vurdu günün ışıltısı.

Sonra başka "kokularımız" oldu..

Sabah kokularımız, soğukta yüzümüze vuran sıcak çikolatanın kokusu..

Öğlen kokularımız, kalabalık içinde yalnızlık kokusu..

Akşam kokularımız, ıhlamurların altından eve dönüş kokusu..

Şarap kokusu, tarçın kokusu, akşamın beraberliği kokusu, gecenin bize aitliği kokusu..

Başka bir şehirde beraberliğin kokusu, tren kokusu, mavi göğün kokusu, bohem müziğin kokusu, sarhoşluğun, eski bir otelin, dizginleyemediğimiz sevginin, ufak kışkırtmaların kokusu.. Özgürlüğün kokusu, mutluluğun kokusu bizim oldu..........

Sonra "kokuların"la sen gittin.

"Kokularımla" ben kaldım.

Sonra "kokularımız" gitti..........

Yerini "korkular" aldı.

Zaman-mekan eksenimiz şaştı.

Sonra aktı gerçeklerin sahte boyası.

İlk gerçeklik akşamında şarap oldum şişede, üzüm oldum ezildim.

Kanım bordo kırmızı pıhtılaştı damarlarımda..

Şarapla beraber gözyaşımı içtim. Sanki içimi sıkıyorlar, gözümden çıkıyordu suyum.

Tuvaletin kapağında asılı kaldı başım.

Uyandığımda hala ağlıyordum. Sonra duvarlar yıkıldı başıma, enkaz altında günlerim geçti.. Kopardım bir şeyleri. Salıverdim nefretleri. acıyıverdi içim.

Kalbim söküldü, ince ince kıyıldı.....




Sonra zaman geçti...

Geçti acım.

Kalbim büyüdü tekrar, gözlerim seçer oldu, ellerim tanır.

Sadece bazen bazen, bir koku çalınır, aklım izler arar sağda solda, fotoğraflara bakar, kalbim titreşir....

Burnumun direğine vurur acım.

İstiyorum.......


Yeniden çocuk olmak istiyorum....


Cuma akşamları okuldan eve geldiğimde tv'de yalan rüzgarını görmek istiyorum...


Annem çamaşır yıkarken duyduğum o kokuyu yeniden duymak istiyorum...


C.tesi akşamları İŞTE MÜZİK İŞTE EĞLENCE programında Tolgahan dans grubunu izlemek istiyorum...


Mustafa Yolaşanın sunduğu Pazar89.......serilerinde Cenk Korayla kutu açtırılan o yarışmayı izlemek istiyorum...


Şeker kız candy,he-man,voltran....izleyebilmek için sokakta oynamaktan vazgeçmek istiyorum...


Okullarda dağıtaılan RADYASYONLU fındıklardan yemek istiyorum...


Önünde tek arkasında iki çizgi olan külotlu çoraplardan giymek istiyorum...


Bayramlarda sorgusuca bütün mahellenin kapısını çalabilmek istiyorum...


Susam sokağında minik kuş'u izlemek istiyorum...


Dondurmacı Ayşe ablayı bekleyip annemden gizli dondurma yemek istiyorum...


Leblebi tozu yemek,horoz şekeri yalamak istiyorum...


Saçlarımın önünü simon yapabilmek istiyorum...




İstiyorum da istiyorum işte.............................






Gerçek mi?...Düş mü?

Tanıdıkça seviyor, sevdikçe tanıyordum seni
Soğuk gecelerime sıcak bir merhaba,
Boş geçen ömrüme bir anlamdın...
Buldum diyordum! Sonunda buldum...
Bana benden yakın, benden öte bir şeydin
Ne konuşmaya gerek vardı ne anlatmaya.
Gözlerimiz konuşuyor gönlümüz dinliyordu.
Anlaşılmak ne güzel şeymiş, bilmiyordum...
Ömrümce özlemini çekmiştim oysa
Gözlerinin solgun
Limanlarda durdu yüreğim susarak…
Hayatın rastlantılarına karışan ateşli bir iklimde, bendeki senden yola çıktım.
Sesinin aksinde kendime vardım duvarlara çarparak.
Dillere düşen yaban gül dikenlerini çıkardım ellerinden.
Eski aşkları ve acıtan ayrılıkları çıkmazlara gizledim.
Sonsuz gece yarılarında yüreğinin tüm rüzgarlara açık olduğunu gördüğümde kendimle tartışmayı kestim.
Cümlelerimi yıpratmadan dizdim sana doğru.
Her cümle bir basamaktı sevecen ufuklara.
Lakin yazdıklarımı beğenmiyorum artık.
Her cümle hislerimin karşısında ne kadar duygusuz ve soğuk kalıyor bilemezsin.
Suskun kalsa dilim diyorum, satır aralarında ne kadar boğucu olur güz geceleri…
Ve iki dudak arası mesafede iken yokluğun, ömrümün her gecesi tükenir kanayan avuçlarımda. Düşünüyorum da birgün içinde sen olmayan bir öykü yazabilir miyim acaba.
Karanlık bir gecede yüreğimden damlayan satırlarımdan seni düşürmek için seninle kurduğum bu dünyayı tüketmem gerekir.
Dilimden adın düşse bile sevdiğim ancak yüreğimde dinlenir nefesin.
Bu nedenle sayısız biçimde anlatabilirim seni ve ölümsüzlüğü sunarım gözbebeklerimde.
Sol yanımdaki umut soframda yalnızlıkla dopdolu bir güz bekliyor bak.
Ve sen gece yarısından sonra ben olursun en çok…
Özlemli bir esinti okşarken saçlarımı, yağmur düşer gözlerime…
Sen, en çok o saat can yakmaya hazır bir kundakçı olursun yürek yangınıma…
Kendimizden uzaklaşıp cümlelerimizin kıyısında mutluluk oyunu oynamaya başladığımız vakit, “biz” oluruz.
Sevda alfabemizde koyu koyu parlar telli duvaklı güllerimiz.
Billur bir derenin coşkulu sularında yıkanır gelinsi düşlerimiz.
Kahredici bir sonbaharın, sıradan bir esintisinde hışırdayan yapraklarından ibaret değil sesimiz. Tek tük yansa da yüreğimizin karanlık odalarındaki ışıklarımız; maziyi de sarar, geleceği de düşleriz ayrı bahar dallarında…
Hüzünlerle sarmaş dolaş oldukça bedenlerimiz, en çok birbirimizi özleriz.
Cam kenarında diğer yarısını beklerken yüreğimiz, kasvetli bir akşamın ıssız sokaklarında sayısız sevdalar yoklar kapımızı…
Bir zamanlar delice sevdiğimiz insanları hatırlar, geçmişin bütün güzelliklerini akıtırız şiirlerimize. Hüzünle demlenmiş çayımızı tekrar koyarız ateşe.
Sevgilinin ince belini anımsatan her bardaktan yudum yudum içeriz kendi yüreğimizin karanlığını.
Düşlerimize gelince sevdamız; sevinçlerin en apansız bastıranıyla, gecelere, sabahlara bölünür yüreğimiz.
Hiç bitmesin dediğimiz rüyalardan uyanma vakti geldiğinde hüzünle gülümseriz hayata.

Gerçek mi… Düş mü…
Hangisi daha fazla acıtır bilemeyiz…

Anlat bana...



Sabrı anlat bana...
Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma
Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım
Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma?
Özlemi anlat bana...
Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları,
nereye konarlar yorulduklarında?
Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki Ümitsiz ümitleri anlat.
Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana... Sevgilerin nihayetini anlat...
Nasıl biter bir sevda?
Yakıp, yıkılan umutların külleri
Nereye savrulur sonunda?
Ben sustukça sen anlat...
Hüzünlerine geldim,
Bir damladan derya yaptığım hasret
Ve
Dinmek bilmeyen bir sancıyla.
Al kat acılarımı acılarına...
Hep vuslatı düşünürken savruldum
Yüreğimin esir rüzgârlarıyla.
Hayat körebe oyunuydu
Sobelendim yaşanmamışlıklara
Anlat, merak ediyorum
Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda?